Zeynep, bütün hafta Pazar günü öğlene kadar uyumayı planladığı halde her zamanki gibi saat sekize yirmi beş dakika kala gözlerini açtı. Uykusuna kaldığı yerden devam etmek amacıyla başını yastığına gömüp dakikalarca kendini yeniden uykunun sıcak kollarına bırakmaya çalışsa da başarılı olmadı. Sıcak bir bardak çay, kızarmış ekmek kokusu, peynir ve zeytinden oluşan nefis bir kahvaltı sofrasının hayali iştahını kabartırken uyuması neredeyse imkansız bir hal almıştı. İsteksizce yorganı üzerinden atıp, yataktan kalktıktan sonra yüzünü yıkadı ve bir anlık gözüne takılan pencereye doğru yürüdü. Günlerdir geleceği söylenen kar yağışı başlamıştı, yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle çay yapmak için mutfağa gitti.
Sıkıntıyla derin bir iç çekti, başını ki yana sallayıp umutsuzlukla geldiği yere dönerken. Zeynep’in bu iyimser mutlu hallerinden ne kadar bıkıp usandığını düşünüyordu. Kız bir yıl içinde adeta iyilik meleği olup çıkmıştı. En iyi dostu, muhtemelen şu an kulağına yağan karın ne kadar hoş, ne kadar güzel olduğunu fısıldayıp tadını çıkartması için onu teşvik eden sevgi pıtırcığı “hoşgörü” ile birlikte tatlı tatlı oynaşıyorlardı.
Uzun zamandır bir kenara itilmiş, yapayalnız bırakılmış ve çaresiz kalmıştı Önyargı. Oysaki ne kadar mutluydu bir zamanlar, kulağını kendinden bir an bile ayırmazdı Zeynep. Sürekli onu dinler tüm kararlarında tartışmasız etkisini hissettirir, gururla kasılırdı. Hoşgörü denen o sevimsiz de bir kenarda debelenir durur, sesini duyurmak için nefesi kesilene kadar bağırır çağırırdı. O zamanlar ne kadar güçlü, ne kadar mağrur ne kadar da kendinden emindi.
Zeynep tam ekmekleri kızartma makinesine koymak üzereydi ki telefon çaldı, arayan Neval’di, hemen onu da kendisine katılmak üzere kahvaltıya çağırdı. Biraz oturur sohbet ederler, sonra belki de bir yerlere gidebilirlerdi, sinema, tiyatro ya da alışveriş. Zeynep çayın altını biraz kısıp krep yapmaya koyuldu. Neval bayılırdı onun kreplerine.
Öfkeyle tısladı Önyargı, işte hayatını karartan Neval yine çıkmıştı ortaya, nefret ediyordu ondan. Bugün atıldığı bilincin en gerisindeki bu izbe, karanlık, yerini ona borçluydu ne de olsa. Zeynep, derin bir kaba döktüğü süte, bir yumurta kırıp, unla karıştırırken keyifli bir şarkı tutturmuş sevgili dostu Hoşgörüyle mırıldanırken, Önyargı geçen yıla, hayatının karardığı o kötü yıla tekrar dönmüştü. Zeynep, işinde gayet iyi pozisyona yükseldiği günlerde kapıdan giren soğuk duruşlu, herkese yüksekten bakan ve göz alıcı duru güzelliğiyle karşısındaki orta halli birini kıskandıracak kadar cazibeli bu kıza bakarken hemen telkinlerine başlamıştı.
Zeynep o günlerde konu ne olursa olsun mutlaka kendisine kulak verirdi. İlk bakışta hoşlanmamıştı Neval’den. O kadar soğuk ve kendini beğenmiş bir tavrı vardı ki, onun bakışları altında insan sürekli tenkit ediliyormuş hissiyle huzursuz oluyordu. Bunları Zeynep’e sürekli hatırlatıp, her fırsatta aklına sokarken ikisi arasındaki ilk andan itibaren ortaya koyulan mesafe de gün be gün büyüyordu. Neval, yeni mezundu ve deneme amaçlı olarak işe alınmıştı, eğer beğenilirse daimi kadroya geçecek ve bu genç yaşında hayal bile edemeyeceği bir pozisyonda çalışma hayatına başlayacaktı. Peki bunu hak edecek ne yapmıştı? Kendisi onun yaşında böyle bir işi ancak hayal edebilirken, Neval eğer Zeynep onay verirse ki her şey Zeynep’in üç aylık deneme sürecinin sonunda evet ya da hayır demesine bağlıydı, bir anda otuz basamak bir den atlayacak ve kariyerine oldukça iyi bir noktadan başlayacaktı. Zeynep sürekli olarak Neval’e deneme amaçlı bazı işlerin sorumluluğunu veriyordu hatta bunların bazıları boyunu aşacak cinsten oldukça zor işlerdi Neval her zamanki soğukkanlılığıyla hiçbir itirazda bulunmadan dosyaları alıp gidiyor kimi zaman vasat kimi zaman ise oldukça başarılı sonuçlar çıkarıyordu. Zeynep, Neval konusunda oldukça kararsızdı bir yanı onun zekasını ve becerikliliğinin kendisini göstermesi için sadece biraz daha zaman ve şans verilmesine ihtiyacı olduğunu söylüyor, diğer bir yanı ise bu sevimsiz, soğuk yüzlü, kendini beğenmiş kızla aynı ofisi paylaşmanın ne kadar tahammül edilmez olduğunu hatırlatıp duruyordu.
İkici ayın sonlarına doğru Zeynep, karar vaktinin yaklaştığını düşündükçe iyiden iyiye huzursuzlanmaya başlamıştı sürekli kendisini profesyonel olmaya, her geçen gün işe biraz daha ısınan ve daha az hatayla karşısına çıkmaya başlayana Neval’e karşı adaletli olmaya zorluyordu. Ancak nedense içine sinmeyen bir şeyler vardı, Neval kendisine soru sorulmadıkça konuşmayan bir kızdı, iş haricinde hiçbir konuda yorum yapmıyor, hiç bir sohbete, muhabbete katılmadığı gibi, çevresine o kadar negatif bir elektrik yayıyordu ki o göz alıcı beyaz teni, siyah parlak saçların çevrelediği oval yüzüne çok yakışan mavi gözleri olmasaydı, insan kaynakları müdürü tarafından bu işe yine de uygun görülüp görülmeyeceğinden emin olamıyordu.
Günün sekiz saatini yan yana geçirmelerine rağmen, Neval’i bir türlü çözemediğini düşünüyordu Zeynep. Bir çalışma arkadaşı nasıl olmalıydı? İşini çok iyi yapan ama onun dışında hiç bir paylaşımı olmayan biriyle yan yana geçecek günler ne kadar çekilebilirdi?
Kendisiyle gurur duyuyordu Önyargı. Bu onun en büyük başarısı olacaktı, Neval o kadar iyi bir malzemeydi ki kendisini zorlamasına gerek bile kalmadan tüm olumsuzluklarıyla Zeynep’i çelişkilere düşürüyor ve ekmeğine yağ sürüyordu. Zafer kesinlikle Önyargı’nın olacaktı ve Hoşgörü denen o şirinlik abidesi sonsuza kadar Zeynep’in defterinden silinecekti ancak o talihsiz gün işte her şey Neval’in bri kaç saat geç kaldığı o gün mahvolmuştu.
Zeynep, elinde dosyalarla ofis kapısına yaklaştığında kim olduğunu bilmediği bir adamın kapının önünde ne yapacağını bilemez bir halde beklediğini gördü. Tam görmezden gelip içeri girmek üzereydi ki adamın çekingen bir ifadeyle kendisine bir şey söylemek ister gibi bir hareket yaptığını fark etti. Geri dönüp dikkatle yabancı adamın yüzüne baktı, orta yaşlarda olmalıydı, dikkati çeken beyaz bir teni, oval bir yüzü vardı, kendisine çok tanıdık gelen gözlerdeki mavi bakışlar tedirgin bir ifade ile üzerinde dolaşıyordu.
“Birine mi bakmıştınız?” diye sordu Zeynep.
“Neval’i aramıştım dedi adam. Burayı gösterdiler ama göremedim içeride, bunu verecektim” diyerek elindeki büyükçe bir zarfı işaret etti gözleriyle.
“Burası odası ama, bir iş için dışarı çıkması gerekti. Gelir yarım saate kadar, isterseniz bana verin masasına bırakırım" dedi, Zeynep.
Adamın kararsız hali gözünden kaçmamıştı Zeynep’in.
“Bir sorun mu var?” dedi tekrar. “Eğer bizzat kendisine teslim etmeniz gerekliyse danışmada oturacak yer var orada bekleyebilirsiniz”
“Bazı kağıtlar istemişti dün akşam, olup olmadığını soracaktım. Olmadıysa geri götürürüm diyordum da o yüzden” diye bir açıklamaya girişmişti adam. Zeynep o ana kadar adama kurye görevlisi gözüyle baktığını fark etti.
“Siz nesi oluyordunuz Neval’in?” dedi birden bire.
“Babasıyım” demişti adam gülümseyerek, Neval’e bire bir benzeyen mavi gözlerinde bir aydınlanma olmuştu sanki.
“Ah… çok özür dilerim” dedi Zeynep elini alnına koyarak. “Nasıl da anlamadım. Hay aksi, gelin gelin, içeri geçelim, o sırada arkasını dönüp aceleci ve mahçup bir tavırla tokalaşmak üzere elini uzattı adama.
“Ben Zeynep, beraber çalışıyoruz Neval’le…” ve aynı anda o ana kadar görmediği, bir detayla yüz yüze geldi. Neval’in babası da sevecen bir ifadeyle elini uzatmıştı ama kaçınılmaz olarak sahip olduğu tek elini yani sol elini uzatmıştı Zeynep’e.
Zeynep yaptığı gaftan utanmış, hatta allak bullak olmuş bir halde hatasını düzeltip içtenlikle tokalaştı adının Halil olduğunu söyleyen, bu mavi gözlü sevecen adamla.
Neval’in işleri uzadıkça uzamış, bu gereğinden uzun süren dışarıdaki mesaisi süresince Zeynep, uzun ve hayatı boyunca unutamayacağı bir sohbet yapmıştı Halil beyle. O kadar sıcak, içten ve muhabbeti dinlenir bir insandı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı. Son çaylarını içmek üzereydiler ki kapıda Neval göründü, kendi masasında oturan babasını görünce oldukça şaşırdı, afalladı ancak Zeynep’le oldukça neşeli bir konuda konuşuyor olmalıydılar ki ikisi de kahkahalarla gülüyorlardı.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Zeynep, hemen her gün, her fırsatta Neval’e işle ilgili bildiklerini öğretmek bahanesiyle sohbetler etmeye başladı. Onu, bu iş için gösterdiği çaba, başardığı işler için taktir ettikçe o donuk mavi gözlerde çözülmeye yüz tutmuş buzların arasından sızan sıcak parıltılarla karşılaşıyordu. Üçüncü ayın sonuna doğru Zeynep, Neval’in bu işi fazlasıyla hak ettiğinden hiç şüphe duymuyordu. Ayrıca hayatın üzerine yüklediği tüm ağır sorumluluklara karşı cesurca direnen bu güçlü kızdan başka bir çalışma arkadaşı istemeyeceğine de emindi.
Neredeyse büyük bir hata yapacaktı Zeynep, eğer önyargılarının kendisini yönlendirmesine izin verseydi Neval’e yapmış olacağı haksızlığı hiçbir şeyle telafi edemeyeceğini düşünüyordu sık sık. Halil bey, kızının ne kadar özverili, fedakar ve anlayışlı bir evlat olduğundan bahsetmişti gururla, sonra kendisine olan hayranlığından bahsetmişti uzun uzun. Neval, Zeynep’i o kadar çok anlatmıştı ki ailesine babası neredeyse kendisini tanıyor gibiydi. Ona verdiği tüm zor işler için neredeyse teşekkür edecekti, çünkü bu onun kızına olan güveninin ifadesiydi onlara göre. Neval’in bu işin altından kalkacağına inanmasa hiç koskoca şirketin işlerini deneyimsiz acemi bir kıza emanet eder miydi.
Halil beyle konuşurken içten içe kendisini yargılamıştı Zeynep’te, Neval’in ailesine gösterdiği kadar masum muydu gerçekten de gerekçeleri? Hayır, değildi. Önyargısının her şeyin önüne geçmesine izin verip, baştan hesabını kesmişti Neval’in üstelik ona tek bir şans bile vermeden, onun kendisini ifade etmesine en küçük bir fırsat bile vermeden, geldiği gibi geri gönderecekti. Aralarındaki o kalın, soğuk, duvarın temellerini atan, ve harcını önyargılarıyla karıp her geçen gün üst üste dizdiği iri taşlarla yükselten de kendisiydi. Neval, belki bir küçük tebessüm, biraz güler yüz beklemişti kendisinden işe geldiği her gün, her sabah. Ancak o kadar deneyimsiz ve çekingendi ki, hayatında ilk defa girdiği bu çalışma ortamında kime nasıl davranacağını bilememenin çaresizliğiyle içine, tamamen kendisini her şeyden soyutladığı, iç dünyasına gömülmüştü.
Tam son krep hamurunu tavaya dökmüştü ki zil çaldı, gelen Neval’di. Zeynep kalan işini tamamlarken, pencerenin yanındaki küçük masaya hazırlanmış kahvaltı masasının son düzenlemelerini yaptı Neval.
İkisinin masa başındaki sohbetlerinden sızan sıcak ve samimi hava Önyargı’nın sinirlerini bozarcasına Zeynep’in bilinicinin o en karanlık tenhalarına kadar sızıyordu. Ve her geçen gün daha zayıfladığını Zeynep’e ulaşmasının daha zor olmaya başladığını hissediyordu.
Zeynep, ne zaman onu aklına getirse kendisine kızıyor ve onu olabilecek en uzaklarda tutmak adına sürekli hoşgörüsüyle muhatap oluyordu. Önyargı için artık Zeynep’le hayat zaten çekilmez, tahammül edilmez bir hal almıştı. Bir de şu densiz Hoşgörü sürekli sevgi kelebekleri gibi cıvıldamasa.