Fotoğraf: Didem BİLGİÇ


Sana,

“Belki bir gün…” der gibi bakıyorsun,
Uzak hayallere dalmış gözlerinde hala bir umut mu var?
Yoksa "imkansızlara duyulan özlem" hastalığına mı tutuldun?
Biliyor musun bu kötü bir teselli olacak belki ama,
Hani bir sızısı vardır ya bu derdin, hep derinlerde,
Ruhu yağmalayan istilacılar gibi hep bir saldırı halinde.
İşte o geçecek elbet, hiçbir acı sonsuza kadar sürmez.
Sen şimdilik istersen sadece dinle, bitene kadar bekle.

Sonra bir sabah uyandığında duymayacaksın o sesi,
Hep içini kemiren hasretini yokluğunun, acıyacaksın,
Arayacaksın hatta alıştığın ince sızılarını,
Bulamayacaksın...

İşte bana bunları anlattı bakışların ama kim bilir neler var daha bilinmeyenlerinde ve hiç bilemeyeceklerimizde.


.
YALANCI

Üzerine dikilen gözlerin her birine tek tek bakıp “Ben değilim” derken aslında yalan söylememişti. Onu sahte bir ilgiyle kollarından tutup kaldıran iki hasta bakıcı ve bir hemşire odasına gitmesine yardımcı olduktan sonra yanlarına gelen donuk mavi bakışlı doktor neredeyse dişlerinin arasından tıslar gibi ince bir fısıltıyla bir şeyler mırıldandı. Arkalarından sertçe kapadıkları kapının kilidinin her dönüşünde çıkardığı metalik soğuk ses koridorlarda yankılandıktan bir süre sonra her yer derin bir sessizliğe gömüldü. Son yüz yirmi iki gecedir olduğu gibi yine bu odadaydı demir parmaklıkların sıkıca örttüğü pencerenin ardında kalan dünyadan kilometrelerce uzakta bir “yalan”ın bedelini ödemek üzere, susmaya mahkum bir tutuklu gibi.

Dört ay önce o sabah yanı başındaki saatin alarmı çaldığında uyanmak istemediği tatlı bir rüyada olduğunu düşünmüş, gözlerini araladığında bu güzel rüyanın son bulmasından korkarak etrafına bakınmıştı. Başının altındaki yumuşak yastık, parfüm kokulu çarşaflar, saten perdelerin arasından sızıp odaya billur billur dökülen günün ilk ışıkları. Hepsi gözlerini yummadan önce bıraktığı kadar gerçekti. Banyonun duvarlarını baştan başa saran kaliteli seramiklere dokundu, şeftali pembesi rengindeki şeffaf lavabonun musluğu bile sanat eseri gibiydi, zarif, parlak, hemen yanı başına bırakılmış küçük bir vazo içerisindeki eflatun çiçekler baygın bir koku yayıyordu etrafına. Yatak odasından, pencereden gelen gün ışığının kusursuz bir şekilde aydınlattığı geniş bir salona çıkılıyordu. Beyaz rengin hakim olduğu mobilyalar pastel tonlarda aksesuarlarla tamamlanıyordu. Yerdeki halı o kadar yumuşak ve beyazdı ki yürürken arkasında ıslak izler bırakmaktan kurtulamadı. Dinlenmiş bedenini bıraktığı koltuğun arkasına yaslanıp gözlerini yumduğunda içinden “evet” demişti. Tüm bunlar için her şeye değerdi.

Bir yıl önce evin kapsından içeri girdiğinde gözüne ilk çarpan tam karşısındaki duvarı boydan boya kaplayan kenarları zarif bir işçilikle işlenmiş devasa boyutlardaki aynaydı. Huzursuz olmuştu, başını kaldırır kaldırmaz gözlerine bakan gözlerden kurtulamıyordu. Sanki kendi gözleri değil de bir başkasınınmışçasına yabancı duran bakışlar anlaşılmaz bir ısrarla hep aynı sözleri fısıldıyor gibiydi ne zaman bakışları aynadaki gözleriyle buluşsa kulağının dibine yaklaşan birinin titrek ama imalı sesiyle mırıldandığı “yalancı” diyen sözlerini duyuyordu. Belki de bu yüzden kaldırtmıştı aynayı. Geride kalan çıplak duvar da aynanın boşluğunu anımsatınca bir dekoratör yardımıyla açık bej renge boyanmış, raflar, aplikler ve daha bir sürü göz oyalayıcı objeyle doldurularak o uğursuz fısıltı unutturulmaya çalışılmıştı. Ancak hiçbir şey o kadar kolay değildi, aynayı kaldırtıp kendi iç çelişkileriyle hesaplaşmayı en azından bir başka zamana ertelemeyi başarabilmişti ama kalbini sıkıştıran bu kaybetmek korkusuyla attığı her adımda sendelemeden kendisine yöneltilen her soruya doğru cevapları verebilmek hiç kolay olmayacak gibi görünüyordu. Korkuyordu hem de çok ama onu istediği her şeye ulaştıracak yollar ateşten taşlarla döşeli de olsa artık geriye dönüşü olmayan bir limanda yakmıştı gemilerini. Şimdi sadece dik durmalı, cesurca atabilmeliydi her adımı ne de olsa o korkunç yalan bir kere söylenmiş ve önündeki tüm kapalı kapıları açan altın bir anahtara dönüşerek avuçlarının arasında somutlaşmıştı.

İnsanların hayatında kırılma noktası diye adlandırılacak nadir zamanlar varsa eğer, o kendisininkini hiç ummadığı bir anda yakalandığı o sağanak yağmur olarak hatırlayacaktı. Yağmurun altında yürüyordu, dalgındı, şemsiyesi omuzlarından dalga dalga dökülen kumral saçlarını ıslanmaktan koruyor, mantosuyla aynı renkteki koyu kırmızı beresi iri kahverengi gözlerini daha da ön plana çıkaran açık tenine çok yakışıyordu. Yağmur nedeniyle her zamankinden on dakika geç geldiği hastanenin kapısında karşılaştı onunla. Eğer her zamanki gibi tam zamanında gelmiş olsaydı, o kapıdan on dakika önce girecek ikinci kattaki işinin başına geçecek ve onu asla görmeyecekti. Ama bu dikkate değer bile bulunmayan on dakikalık fark onları kapıda karşı karşıya getirmiş ve daha önce birbirini hiç tanımayan bu iki insanın hayatında başka hiç bir şart altında gerçekleşmeyecek bir birleşmenin zeminini hazırlayan neden olmuştu. Eğer insanların hayatında hiçbir önem taşımayan nedenlere bağlı değişikliklerle gelen fırsatlar varsa işte bu onlardan biriydi. En azından onun için yağmurlu bir günde kapıdan çıkan yaşlı bir kadına arabasına gidene kadar şemsiyesini tutarak eşlik etmek hayatının en önemli değişimlerinden birinin başlangıcı için atılan ilk adımdı.

Tam sekiz aydır buradaydı. Ülkenin en iyisi olarak kabul edilen hastanenin laboratuarında çalışmaya başlamak hiç beklemediği bir anda sahip olduğu büyük bir fırsattı. Nihayet artık tam anlamıyla huzurluydu, diken üstünde geçen deneme sürecini atlatalı aylar geçmiş, üzerinde varlığı sürekli hissettirilen hala gözleniyor hissinden kurtulmuştu. Artık kabul edildiğini biliyordu. Başka şansı olmadığını bildiğinden tüm dikkatini yüzde yüz işine veriyor ve mükemmele yakın sonuçlarla kendini ispat ediyordu. Yoksa, artık düşünmek bile istemediği o korkunç ihtimal, aklının bir köşesini sürekli işgal eden müphem çaresizlik gelip tekrar yakasına yapışacak, günlerin huzur rengini yine karanlık bir siyaha boyayacaktı. Geceler boyu uykularını karabasanlara çeviren kabuslar, gittikçe kendisinden uzaklaşırken, geçmiş artık tavan arasına atılmış eski fotoğrafların renkleri solmaya başlamış soluk görüntüleri kadar silikleşmeye başlamıştı.

Oysaki, insan nefes aldığı sürece düşünmeye mahkum, hissetmeye ve hatırlamaya da. İzler, sadece kırılan bir sandalyede, yerlere saçılan cam kırıklarının çizdiği parke zeminde, duvardaki yeri sabit antika saatte değil, insafsızca hırpalanan, acımasızca yıpratılan, örselenip, zedelenen ruhlarda da kendini gösteriyordu. On sekiz yaşına geldiğinde hayattaki tek amacına onu ulaştıracak okula gitme şansını yakalamıştı. İki yıl boyunca çalışmış ve kendi imkanlarıyla okumuştu. Bu iki yıl sanki bir uykudan uyanma, tüm varlığını ve bedenini saran bir rehavet halinden arınma süreci gibiydi. Bir sabah uyanmış ve hayatında ilk kez kendisini sıradan bir insan kadar tasasız ve huzurlu hissetmişti her ne kadar bu duygu, geçmişin karanlık dehlizlerine zihninin yıldırım hızıyla ulaşarak onu yeniden kaçınılmaz korkularıyla buluşturması nedeniyle sadece birkaç saniye sürmüş olsa da hiç unutulmayan tadı hep dimağında saklı kalmıştı.

Nefes almaktan nefret ediyordu, gözlerini açtığı her sabah, uykudan sıyrılan benliği tüm duyularıyla aktif hale geçtiği andan itibaren burun deliklerinden süzülerek tüm hücrelerini harekete geçiren o yoğun kokuyla uyanıyordu ne yaparsa yapsın duymazdan gelemediği, bir türlü alışamadığı o kokunun beyninde uyandırdığı tiksindirici etkisiyle elini burnuna kapatıyor ağzından aldığı derin bir nefesle mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyordu kendisinden. Ancak öylesine zorunlu bir çaresizlikle mahkumdu ki, istemeyerek de olsa hemen her sabah aldığı her nefeste, havaya karışarak somutlaştığı ve ince toz zerrecikleri halinde vücuduna girdiği düşüncesiyle hep bir savaş halindeydi o kokuyla. Yapabileceği tek şey zamanının dolmasını beklemekti, günü geldiğinde çıkıp gidecekti nasıl olsa arkasına bile bakmadan. Ve bir sabah uyandığında artık duymayacaktı ruhunu çürüten o pis kokuyu, yatağını ıslatan oda arkadaşlarının hepsinin midesini bulandıran yüzlerini sonsuza kadar unutacağı güne kadar sabretmekten başka çaresi olmadığını bilmenin umutsuzluğuyla yıllarına yıllar eklemeye devam etti.

Bırakıldığı günü çok iyi hatırlıyordu. Dört yaşındaydı ama beş yaşında olduğu söylenmişti ısrarla. Bir yaş geç yazıldığı hikayesiyle inandırılmaya uğraşılmıştı. Sanki ne değişecekti ki, beş yaşında olması daha mı az suçlu yapıyordu onları. Hiç bir yere sığmamıştı. Önce teyzesi, almış ancak birkaç ay sevgi ve ilgi gösterdikten sonra hasta kayınvalidesine bakacağı gerekçesiyle amcasının evine bırakmıştı. Amcası işsizdi, yengesi sinirli, iki hafta sonra yediği yemek bile fazla görülüp teyzeye geri iade edilmişti. Ama teyze de isteksiz ve çaresizdi. Karar verildiğinde amca ve teyze ele güne karşı utanmayı bir kenara bırakıp kurumun yolunu tutmuşlardı çoktan. Müdürün karşısında ağlayıp, sarılmaları daha dört yaşında olmasına rağmen hiç inandırıcı gelmemişti. Belki de teyzesi haklıydı, zannettiklerinden daha büyük olmalıydı ne de olsa “dört” dünyanın ortasında yapayalnız kaldığını anlaması için erken bir yaş sayılırdı.

İlk hatırladığı, bir doğum günü partisi olmalıydı. Hadi üfle, üfle dediklerini zar zor anımsıyor, mumların ışıklarından gözlerinin kamaştığını az çok biliyordu. Sonrası hep bölük pörçüktü, yüzü hep gülen bir anne, onu hep gözlerinden öpen bir baba vardı. Ama gerisi neredeyse hiç yoktu, karışık, anlamsız görüntüler bütünlüğünde kaybolan yaşanmışlıkların silik karalamaları. Geçmişi varla yok arası, ne olduğu bir bilinmezle, bulunmazın karmaşasıydı. On sekiz yaşına geldiğinde kurumla ilişkisi kesildiği gün elindeki tek varlığı, doğduğu gün annesinin koyduğu adı ve babasından kalan soyadıydı. Onlara ne olduğunu hiç hatırlayamadı, teyzesini ve amcasını da hiç bulamadı.

Işıl’dı adı. Kendisine hep çok yakıştığı söylenirdi. Koyu kahverengi gözlerinin bebeklerinde hep varolduğu iddia edilen parıltıları hatırlatırdı. O parıltılardı belki en sahte bakışları gerçeğe yaklaştıran, bakanları inandıran.

Masumiyet, bir maske olsaydı eğer her halde ancak bu kadar güzel bir yüzden alınırdı. Bir ses olsaydı, ancak bu kadar inandırıcı bir tonda aktarılırdı. Bir gülümseyiş olsaydı, ancak bu kadar kandırırdı. Masumiyet, bir kapı önüne bırakıldığında dört yaşlarındaydı. Kimsesizliğini anladığında onlarda. Çok çabuk büyümek zorunda kalanların hep bildiği, hiç yaşanmamış çocukluğun bırakıldığı arka sokaklara hep özlemle bakanlardandı. O büyümek zorunda kaldığı için vazgeçmişti masumiyetinden, bir adım gerisinde bırakıp yürürken ilk anda, tatsız bir huzursuzluk duymuştu sadece.

Kimsesizdi, yalnız yaşıyordu. Hiçbir bağlantısı, sürekli görüştüğü tek bir arkadaşı bile yoktu. İnsanlara hep mesafeli, temkinli, soğuk ve uzaktı, yani çok ideal bir adaydı. Onu hiç kimse aramayacak sormayacaktı. Yağmurlu bir günde, çalıştığı hastanenin sahibi olduğunu bilmediği yaşlı kadına kibarca yardım edip şemsiyesini tuttuğunda akılda kalan gözleri o kadar tanıdık birini hatırlatmıştı ki, dönüp tekrar baktığında bu benzerliğin çağrıştırdığı tüm acıya rağmen, aklından bir an bile çıkmayan o şeytanca plan tamamen kendisinden bağımsız çoktan kurulmaya başlanmıştı bile.

İnce ve zarif elleri, yaşlı kadının elleri arasında o mağrur bakışların gölgelediği gözlerden dökülen yaşlarla ıslanırken. Yapması gereken tek şeyin “evet” demek olduğuna ikna etmeye çalışıyordu beyninden tamamen bağımsız yüreğini. “Belki sadece bir süreliğine yaşayacaktı bu sahte hayatı, sonra hayal bile edemeyeceği bir güvenceyle devam edecekti yaşam, belki bir başka şehirde, bir başka ülkede. Sadece “evet” demesi yeterliydi bu kirli oyuna dahil olmak için ah bir de ikna edebilseydi yüreğini.

Etmişti. Yaşlı kadının evine ilk gittiği gün bakmaya tahammül edemediği aynada gördüğü yüz, kendi yüzü, ısrarla kendisi olduğunu hatırlatırken o kaçmaya çalıştığı gerçekliğin aslında esiri olduğunu bilmiyordu. Her şey o kadar basite indirgenmiş, güven verici telkinlerle her şeyi başarı ile yapabileceği o kadar çok söylenmişti ki. Çok değil bir yıl içinde aynaya yansıyan görüntüsü kendisini bile hayrete düşürecek derece girişteki geniş salonun duvarında asılı portredeki kıza neredeyse tamamen benzemişti. Küçük bir burun ameliyatı aradaki kemik farkını tamamen ortadan kaldırmış, biraz daha dolgun dudaklar onu daha fazla çağrıştırmış, benzer gözlere uygulanan makyajla o artık yeni kimliğine bire bir uydurulmuş başarılı bir yapay kopya sayılmıştı.

Sıra son hamleye geldiğinde, kalbini sıkıştıran tüm korkularını cesaretle bastırıp yola çıktı. Ancak o artık sadece bir “yalancı” değil kendisine ön görülen acımasız sondan tamamen habersiz bir kurbandı. Planda, ona aslında hiç açıklanmayan küçük bir detay vardı. Başarılı bir kopya olarak aslını kurtarma yolunda o geri dönüp yeni hayatına hiç bir zaman başlamayacaktı.

Yaşlı kadın, dört yıl önce eğitim amacıyla yurtdışına giden sahip olduğu tek torununu kendi elleriyle yolcu ettiğinde başına gelecekler hakkında hiçbir fikri yoktu. Bir yıl sonra aldığı haber onu o gün öldürmedi ama ondan sonraki her gün ölümden beter etti. Torunu akıl almaz bir kumpasın içine çekilmiş ve uyuşturucu kaçakçılığından, cinayete kadar uzanan bir dizi suçla bir daha çıkmamak üzere bu uzak ülkenin en aşağılık düzeydeki hapishanelerinden birine gönderilmişti. Yapılan hiçbir girişimin kurtaramadığı ve ihtimal ki kurtaramayacağı bu talihsiz ama zengin kızın tek kurtuluşu artık bir mucizeye ve bu mucizeyi gerçekleştireceğini iddia eden bir gurup yasa dışı işlerle ceplerini dolduran düzenbaza kalmıştı. Büyük plan yaşlı kadına anlatıldıktan ve kabulü sağlandıktan sonra geriye sadece torunuyla fiziksel benzerlikler taşıyan ama arkasında arayıp soranı olmayacak genç kızı bulmaya kalmıştı.

Yağmurlu bir günde yaşlı kadının şemsiyesini açan bu kimsesiz genç kızın hayatını değiştirecek vaatlerle kandırılması elbette çok zor olmadı. Gerisi daha da kolaydı, Mükemmele yakın bir benzerlikle yurt dışına kendi kimliğiyle çıkarılan genç kız, aniden hastalanarak sözde ameliyata alınan tutuklu kızla ameliyathanede gerçekleştirilen başarılı bir operasyonla yer değiştirildi. Ancak hiç hesaba katmadığı bir gerçekle, gerçekten ameliyat edilmiş bir halde, acılar içinde kıvranırken hiç bilmediği bir ülkede, hiç bilmediği bir dilde uyandırılırken yüzleştiğinde, kopyası olarak kurtardığı gerçek tutuklu, çoktan onun kimliğiyle ülkeye giriş yapmış kendisini kurtaran yaşlı kadına ağlayarak sarılmış ve geride kalan her şeyi unutmak üzere yepyeni bir hayata başlamıştı.

İşin garibi, kimsenin çözemediği, o güne kadar zaten pek az konuşan yabancı tutuklu ameliyattan çıktığında herkesi hayretler içinde bırakan davranışlarda bulunmaya, daha önce çok iyi bildiği dili tamamen unutmuş gibi davranmaya ve sürekli kendini kapılara vurmaya başlamıştı. Dört aydır tutulduğu akıl hastalıkları hastanesindeki kalma süresi anlaşılmaz davranışlarından dolayı hep uzatılıyordu. Ancak hiç kimse onun ne dediğini anlamak istemediği gibi, daha önce nasıl göründüğünü de umursamıyordu. Belki dikkatli bir göz bakışlardaki o ince detaylarda saklı farkı çözebilirdi. Ama o kimsesizdi, hiç aranmayacak, hiç sorulmayacak ve hiç bilinmeyecekti söylemek istedikleri.


.
.
Anna Karenina nihayet bitti. Ama gerek okurken gerekse şu an düşünüp tekrar gözden geçirdiğimde kitap sanki Anna Karenina'dan çok diğer karakterlerden Levin'in daha ağır basan hikayesi gibi geliyor bana. Levin karakterinin, yazarı Tolstoy'un gerçek hayatıyla benzerlikler taşıdığını da göz ardı etmemek gerekiyor bu bağlamda sanırım haklı bir ağırlığı var Levin'in.

Ancak kesinlikle çok sürükleyici ve insanı sarıp sarmalayan bir anlatımla gerçekten hak ettiği değeri taşıyan bir kitap olduğuna şüphe yok.

Anna Kerenina'yı okurken aklımdan daha önce okuduğum ihanet eden kadınlar üzerine yazılmış iki kitap daha geçti "Therese Raquin" ve "Madam Bovary" Bu üç farklı yazarın kaleminden çıkma benzer konuyu işleyen eserlerin bana kalırsa en önemli ortak noktaları ihanet eden kadına layık görülen acı son olmuş.

Kitapta geçen döneme ait uzun anlatımlar, betimlemeler, siyaset ve sosyeteye dair tüm detaylar belki başka şartlar altında sıkıcı bulacağım mevzular olsa dahi bu kalemden okunulur bir tat kazanmış. Ayrıca karakterlerin olaylara karşı verdikleri tepkileri son derece olası ve gerçekçi bulduğumu da söylemeliyim. Bu nedenle hiç sıkılmadan ve hatta biteceğine üzülerek, günlerce, uyurken bile etkisinde kalarak okudum.

Son zamanlarda okuduğum üçüncü en sürükleyici roman olarak aklımın bir köşesine not ediyorum (1.Rüzgar Gibi Geçti 2. Notre Dame'in Kamburu )

Kitapta aklımda kalan, altını çizdiğim cümlelerden bir de Anna Karenina'nın "Nasıl kafa sayısı kadar düşünce türü varsa, kalp sayısı kadar da aşk türü vardır" tarzı bir cümlesiydi.
Keza Levin'in iç dünyasını yansıtan her anlatımda ayrı olarak aklımda yer etti.
Ayrıca içinde bu kadar çok karakterlerin olduğu başka bir roman okumuşmuydum hatırlamıyorum.
ve merak eden herkese tavsiye ediyorum -okuyun-

Son olarak an itibarı ile masamın üzerinde duran yeni kitabım "Gülün Adı" na başlamak üzereyim.


.
Neler yapıyorum, Anna Karenina'yı okuyorum iki koca cilt ve ikinci cildin ortalarındayım. Uykumdan feragat etmek ve geceleri kızımın elinden kurtarabildiğim yegane saatlere sığdırmak gayretiyle... Uzun zaman önce yarım yamalak izlediğim filminden tek bir sahneyi bile hatırlayamama rağmen gözümün önünde canlanan o sahneler Tostoy'un şahane yazım tarzından kaynaklanıyor olsa gerek. (Hakkında yazacaklarım henüz bitmedi kitap bitince devam edecek)

Hayatımda ilk defa elime saksı ve toprak aldım, evde vicdanıma terk edilmiş üç zavallı çiçeğim var aslında ama su vermeyi unutmamak için beni uğraştırmaktan başka işime yaramıyorlar. Buna karşın balkonda fena halde domates, salatalık, maydonoz, nane ve türevi bir şeyler yetiştirmeye merak sardık. Bir saksı domateslerimiz telef olsa da diğer saksıdan hala umut var. Sonucun ne olacağını bilmiyorum ama dilerim saksı saksı ektiğim tohumlardan bir kaç küçük yeşillikte olsa çıkıp beni mahçup etmezler.

Şimdilik bu kadar...


Birkaç yıl önce çalıştığım iplik firmasının dört duvarındaki raflarında rengarenk iplerin dizili olduğu showroom odasında otururken aklımdan geçmişti bu hikaye. Basit hatta çocukça belki ama o rengarenk, göz alıcı ipliklerinde bir hikayeleri vardır mutlaka diye düşündüğümü anımsıyorum, sonrasında satırlara dökülen bu basit öyküyü yazmıştım. Uzun zamandır ıssız duran sayfama biraz renk getirmesi ümidiyle…


PEMBE İPLİĞİN HİKAYESİ

Pembe iplik raftaki yerini aldığında sevinçten içi içine sığmıyordu. Şehrin en büyük dükkânında olmanın gururuyla sağına soluna bakındı tüm gözler üzerine dikilmişti. Tezgâhtar kızlar tek tek onu eline alıyor, okşuyor ne kadar yumuşak olduğunu her fırsatta dile getiriyorlardı. Pembe iplik için ilk gün elden ele dolaşmakla geçti. Üzerine iliştirilen etikette yazan fiyatı onun diğer iplerle arasında olan farkı açıkça ortaya koyuyordu. Özel bir üretimdi, katlarının arasındaki ince simler hem değerini arttırıyor hem de görüntüsünü daha alımlı kılıyordu, hemen yanı başındaki kahverengi tiftik iplik neredeyse yarı fiyatınaydı üstelik oldukça solgun görünüyordu. Dükkânın sahibi onu hatırı sayılır müşterilere sunarken tüm özelliklerini bir bir sıralıyor üretimindeki titizlik ve hassasiyetin üzerinde ayrıca duruyordu. Pembe iplik genişçe bir rafın spot ışıklarını en iyi alan kısmına özenle yerleştirilmişti.
“Şunda ki kendini beğenmişliğe bak” dedi alt raflardaki yeşil renkli sentetik iplik, tüm ışıklar sönmüş pembe ipliğin üzerindeki hayranlık dolu bakışlar çekilmişti, yanındaki mor yünlü iplikte “evet” diye onayladı sentetik yeşil ipliği. Ama için için kıskançlık duymuyor da değillerdi pembe ipliğe karşı. Gün boyunca her kes onun hakkında konuşmuş, anlata anlata bitirememişlerdi pembe ipliğin güzelliğini. Hatta tezgâhtar kızlar bile kendi aralarında pembe ipliği alıp ondan örülecek pembe kazakları giyeme hayalleri kurmuşlardı. Pembe iplikte yorgundu uzun bir üretim sürecinden geçmiş, eğrilmiş, bükülmüş, boyanmış, sarılmış, zarif bir yumak haline getirildikten sonra ambalajlanarak kilometrelerce yol kat etmiş ve raftaki yerine gelene kadar epey bir zahmet çekmişti. Hala heyecanlıydı, etrafındaki diğer iplerin alelade görünümlerinin yanında o kadar göz alıcı duruyordu ki tüm ilginin ve bakışların üzerinde toplanmasına şaşırmamak lazımdı.

Ertesi gün yoğun bir gündü, pembe iplik birçok kereler raftan alınmış sayamadığı kadar çok ellerin arasında dolaşmış en sonunda genç bir hanım tarafından satın alınarak yeni hayatına doğru yola çıkmıştı. Birkaç gün model kitaplarıyla birlikte bir bebek odasında bekletildi ve en sonunda ne yapılacağına karar verildi. Pembe iplik dünya tatlısı bir bebeğin ilk kıyafetleri olmak üzere beyaz saçlı bir hanım tarafından özenle örülmeye başlandı. Defalarca bebeğin üzerine ölçüldü, biçildi bir iki kere söküldü tekrar örüldü ve tüm ailenin katıldığı neşeli bir akşam yemeğinde bebeğin üzerine giydirildi. Avizelerden dökülen parlak ışıkların aydınlattığı odanın ortasında mutlu annenin kolları arasındaki şirin bebeğin güzel pembe giysisi çok ama çok beğenildi. Birkaç ay sonra minik bebeğin pembe giysisiyle çekindiği bir resmi odanın duvarlarından birini süsledi. Ancak minik bebek kısa bir süre içerisinde artık pembe giysisinin içine sığmamaya başladı. Annenin üzgün bakışları arasında katlanarak bebeğe küçük gelen diğer kıyafetlerle birlikte sarılıp sarmalanıp bir dolaba kaldırıldı. Pembe iplik oldukça mahzundu. O kullanılmak için üretilmiş, giyilmek için örülmüştü ve bu mutluluk bu kadar kısa mı sürecekti? Bir gün dolabın aralanan kapağından güneş ışıkları doldu içeriye, neşeli sesin sahibi küçük bebeğin annesiydi. Pembe ipliğin örüldüğü güzel bebek giysisi özenle alındı katlandı ve kocaman bir koliye koyulduktan sonra yeni bir yolculuğa çıktı. İçerisine koyulduğu koli açılır açılmaz içerisindeki tüm eşyalar etrafına dizili anneler tarafından paylaşılmaya başlandı ancak paylaşılamayan tek eşya pembe iplikten örülmüş bebek giysisi olmuştu. Annelerin çoğu onu almak istiyordu. Bunun üzerine kura çekilerek şanslı bebek belirlendi. Pembe iplik mutlulukla yeni sahibine gitmek üzere eski görünümlü bir çantanın içine özenle yerleştirildi.

Yeni evi eskisine göre biraz daha mütevazı görünümlüydü, pek az eşya olmasına rağmen temiz pak bir evdi. Anne heyecanla onu çantadan çıkarıp mavi gözlü, etrafına hep gülücükler atan tatlı bebeğine giydirdi. Pembe iplik bu evde de el üstünde tutuldu, hep özenildi ancak çok geçmeden yine sahibine küçük gelmeye başlamıştı. Ancak bu seferki anne marifetliydi, bu güzel ipliği elden çıkarmaya gönlü razı olmadığından onu söküp, yanına tatlı bir mavi iplikte ekleyerek büyümeye başlayan kızına uzunca bir zaman giyilecek boyda bir hırka ördü. Pembe iplik küçük kıza ve ondan sonra dünyaya gelen kız kardeşine de yarenlik etti. Ancak zamanın karşı koyulamaz yıpratma gücünden nasibini alıp eskimeye, tatlı pembesi nihayetinde solmaya başlamıştı. Artık kullanılmayacak hale gelip eskilerin arasına bırakıldığında her şeye rağmen güzeldi diye düşünmüştü, varolmak her şeye rağmen güzeldi…


Kafamın içinde, derinlerinde bu sayfaya yazılacakların beklediği bir oda vardı sanki. Aklımın ucundan geçenler, geçer geçmez hemen o odanın sıcak, güvenli kollarına teslim edilir, vakti saati geldiğinde kendiliğinden süzülürdü bu sayfalara... Ancak bir süredir bu odanın hiç misafiri yok. Ne gelen ne giden, boş, tozlanmaya yüz tutmuş ama hala beklemekten umutlu.
Bir süre daha yokum buralarda, gözü takılan, acaba nerede diye merak etmesi olası tüm blogger dostlarım, bir süre daha uzaktan izleyiciniz olamaya devam edeceğim galiba..
Herkese sevgiler.



Sadece bir kez daha dinlemek, hatırlamak, düşünmek için...








Belle - Notre Dame De Paris


Zeynep, bütün hafta Pazar günü öğlene kadar uyumayı planladığı halde her zamanki gibi saat sekize yirmi beş dakika kala gözlerini açtı. Uykusuna kaldığı yerden devam etmek amacıyla başını yastığına gömüp dakikalarca kendini yeniden uykunun sıcak kollarına bırakmaya çalışsa da başarılı olmadı. Sıcak bir bardak çay, kızarmış ekmek kokusu, peynir ve zeytinden oluşan nefis bir kahvaltı sofrasının hayali iştahını kabartırken uyuması neredeyse imkansız bir hal almıştı. İsteksizce yorganı üzerinden atıp, yataktan kalktıktan sonra yüzünü yıkadı ve bir anlık gözüne takılan pencereye doğru yürüdü. Günlerdir geleceği söylenen kar yağışı başlamıştı, yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle çay yapmak için mutfağa gitti.

Sıkıntıyla derin bir iç çekti, başını ki yana sallayıp umutsuzlukla geldiği yere dönerken. Zeynep’in bu iyimser mutlu hallerinden ne kadar bıkıp usandığını düşünüyordu. Kız bir yıl içinde adeta iyilik meleği olup çıkmıştı. En iyi dostu, muhtemelen şu an kulağına yağan karın ne kadar hoş, ne kadar güzel olduğunu fısıldayıp tadını çıkartması için onu teşvik eden sevgi pıtırcığı “hoşgörü” ile birlikte tatlı tatlı oynaşıyorlardı.

Uzun zamandır bir kenara itilmiş, yapayalnız bırakılmış ve çaresiz kalmıştı Önyargı. Oysaki ne kadar mutluydu bir zamanlar, kulağını kendinden bir an bile ayırmazdı Zeynep. Sürekli onu dinler tüm kararlarında tartışmasız etkisini hissettirir, gururla kasılırdı. Hoşgörü denen o sevimsiz de bir kenarda debelenir durur, sesini duyurmak için nefesi kesilene kadar bağırır çağırırdı. O zamanlar ne kadar güçlü, ne kadar mağrur ne kadar da kendinden emindi.

Zeynep tam ekmekleri kızartma makinesine koymak üzereydi ki telefon çaldı, arayan Neval’di, hemen onu da kendisine katılmak üzere kahvaltıya çağırdı. Biraz oturur sohbet ederler, sonra belki de bir yerlere gidebilirlerdi, sinema, tiyatro ya da alışveriş. Zeynep çayın altını biraz kısıp krep yapmaya koyuldu. Neval bayılırdı onun kreplerine.

Öfkeyle tısladı Önyargı, işte hayatını karartan Neval yine çıkmıştı ortaya, nefret ediyordu ondan. Bugün atıldığı bilincin en gerisindeki bu izbe, karanlık, yerini ona borçluydu ne de olsa. Zeynep, derin bir kaba döktüğü süte, bir yumurta kırıp, unla karıştırırken keyifli bir şarkı tutturmuş sevgili dostu Hoşgörüyle mırıldanırken, Önyargı geçen yıla, hayatının karardığı o kötü yıla tekrar dönmüştü. Zeynep, işinde gayet iyi pozisyona yükseldiği günlerde kapıdan giren soğuk duruşlu, herkese yüksekten bakan ve göz alıcı duru güzelliğiyle karşısındaki orta halli birini kıskandıracak kadar cazibeli bu kıza bakarken hemen telkinlerine başlamıştı.

Zeynep o günlerde konu ne olursa olsun mutlaka kendisine kulak verirdi. İlk bakışta hoşlanmamıştı Neval’den. O kadar soğuk ve kendini beğenmiş bir tavrı vardı ki, onun bakışları altında insan sürekli tenkit ediliyormuş hissiyle huzursuz oluyordu. Bunları Zeynep’e sürekli hatırlatıp, her fırsatta aklına sokarken ikisi arasındaki ilk andan itibaren ortaya koyulan mesafe de gün be gün büyüyordu. Neval, yeni mezundu ve deneme amaçlı olarak işe alınmıştı, eğer beğenilirse daimi kadroya geçecek ve bu genç yaşında hayal bile edemeyeceği bir pozisyonda çalışma hayatına başlayacaktı. Peki bunu hak edecek ne yapmıştı? Kendisi onun yaşında böyle bir işi ancak hayal edebilirken, Neval eğer Zeynep onay verirse ki her şey Zeynep’in üç aylık deneme sürecinin sonunda evet ya da hayır demesine bağlıydı, bir anda otuz basamak bir den atlayacak ve kariyerine oldukça iyi bir noktadan başlayacaktı. Zeynep sürekli olarak Neval’e deneme amaçlı bazı işlerin sorumluluğunu veriyordu hatta bunların bazıları boyunu aşacak cinsten oldukça zor işlerdi Neval her zamanki soğukkanlılığıyla hiçbir itirazda bulunmadan dosyaları alıp gidiyor kimi zaman vasat kimi zaman ise oldukça başarılı sonuçlar çıkarıyordu. Zeynep, Neval konusunda oldukça kararsızdı bir yanı onun zekasını ve becerikliliğinin kendisini göstermesi için sadece biraz daha zaman ve şans verilmesine ihtiyacı olduğunu söylüyor, diğer bir yanı ise bu sevimsiz, soğuk yüzlü, kendini beğenmiş kızla aynı ofisi paylaşmanın ne kadar tahammül edilmez olduğunu hatırlatıp duruyordu.

İkici ayın sonlarına doğru Zeynep, karar vaktinin yaklaştığını düşündükçe iyiden iyiye huzursuzlanmaya başlamıştı sürekli kendisini profesyonel olmaya, her geçen gün işe biraz daha ısınan ve daha az hatayla karşısına çıkmaya başlayana Neval’e karşı adaletli olmaya zorluyordu. Ancak nedense içine sinmeyen bir şeyler vardı, Neval kendisine soru sorulmadıkça konuşmayan bir kızdı, iş haricinde hiçbir konuda yorum yapmıyor, hiç bir sohbete, muhabbete katılmadığı gibi, çevresine o kadar negatif bir elektrik yayıyordu ki o göz alıcı beyaz teni, siyah parlak saçların çevrelediği oval yüzüne çok yakışan mavi gözleri olmasaydı, insan kaynakları müdürü tarafından bu işe yine de uygun görülüp görülmeyeceğinden emin olamıyordu.

Günün sekiz saatini yan yana geçirmelerine rağmen, Neval’i bir türlü çözemediğini düşünüyordu Zeynep. Bir çalışma arkadaşı nasıl olmalıydı? İşini çok iyi yapan ama onun dışında hiç bir paylaşımı olmayan biriyle yan yana geçecek günler ne kadar çekilebilirdi?

Kendisiyle gurur duyuyordu Önyargı. Bu onun en büyük başarısı olacaktı, Neval o kadar iyi bir malzemeydi ki kendisini zorlamasına gerek bile kalmadan tüm olumsuzluklarıyla Zeynep’i çelişkilere düşürüyor ve ekmeğine yağ sürüyordu. Zafer kesinlikle Önyargı’nın olacaktı ve Hoşgörü denen o şirinlik abidesi sonsuza kadar Zeynep’in defterinden silinecekti ancak o talihsiz gün işte her şey Neval’in bri kaç saat geç kaldığı o gün mahvolmuştu.

Zeynep, elinde dosyalarla ofis kapısına yaklaştığında kim olduğunu bilmediği bir adamın kapının önünde ne yapacağını bilemez bir halde beklediğini gördü. Tam görmezden gelip içeri girmek üzereydi ki adamın çekingen bir ifadeyle kendisine bir şey söylemek ister gibi bir hareket yaptığını fark etti. Geri dönüp dikkatle yabancı adamın yüzüne baktı, orta yaşlarda olmalıydı, dikkati çeken beyaz bir teni, oval bir yüzü vardı, kendisine çok tanıdık gelen gözlerdeki mavi bakışlar tedirgin bir ifade ile üzerinde dolaşıyordu.

“Birine mi bakmıştınız?” diye sordu Zeynep.
“Neval’i aramıştım dedi adam. Burayı gösterdiler ama göremedim içeride, bunu verecektim” diyerek elindeki büyükçe bir zarfı işaret etti gözleriyle.
“Burası odası ama, bir iş için dışarı çıkması gerekti. Gelir yarım saate kadar, isterseniz bana verin masasına bırakırım" dedi, Zeynep.
Adamın kararsız hali gözünden kaçmamıştı Zeynep’in.
“Bir sorun mu var?” dedi tekrar. “Eğer bizzat kendisine teslim etmeniz gerekliyse danışmada oturacak yer var orada bekleyebilirsiniz”
“Bazı kağıtlar istemişti dün akşam, olup olmadığını soracaktım. Olmadıysa geri götürürüm diyordum da o yüzden” diye bir açıklamaya girişmişti adam. Zeynep o ana kadar adama kurye görevlisi gözüyle baktığını fark etti.
“Siz nesi oluyordunuz Neval’in?” dedi birden bire.
“Babasıyım” demişti adam gülümseyerek, Neval’e bire bir benzeyen mavi gözlerinde bir aydınlanma olmuştu sanki.
“Ah… çok özür dilerim” dedi Zeynep elini alnına koyarak. “Nasıl da anlamadım. Hay aksi, gelin gelin, içeri geçelim, o sırada arkasını dönüp aceleci ve mahçup bir tavırla tokalaşmak üzere elini uzattı adama.
“Ben Zeynep, beraber çalışıyoruz Neval’le…” ve aynı anda o ana kadar görmediği, bir detayla yüz yüze geldi. Neval’in babası da sevecen bir ifadeyle elini uzatmıştı ama kaçınılmaz olarak sahip olduğu tek elini yani sol elini uzatmıştı Zeynep’e.

Zeynep yaptığı gaftan utanmış, hatta allak bullak olmuş bir halde hatasını düzeltip içtenlikle tokalaştı adının Halil olduğunu söyleyen, bu mavi gözlü sevecen adamla.

Neval’in işleri uzadıkça uzamış, bu gereğinden uzun süren dışarıdaki mesaisi süresince Zeynep, uzun ve hayatı boyunca unutamayacağı bir sohbet yapmıştı Halil beyle. O kadar sıcak, içten ve muhabbeti dinlenir bir insandı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı. Son çaylarını içmek üzereydiler ki kapıda Neval göründü, kendi masasında oturan babasını görünce oldukça şaşırdı, afalladı ancak Zeynep’le oldukça neşeli bir konuda konuşuyor olmalıydılar ki ikisi de kahkahalarla gülüyorlardı.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Zeynep, hemen her gün, her fırsatta Neval’e işle ilgili bildiklerini öğretmek bahanesiyle sohbetler etmeye başladı. Onu, bu iş için gösterdiği çaba, başardığı işler için taktir ettikçe o donuk mavi gözlerde çözülmeye yüz tutmuş buzların arasından sızan sıcak parıltılarla karşılaşıyordu. Üçüncü ayın sonuna doğru Zeynep, Neval’in bu işi fazlasıyla hak ettiğinden hiç şüphe duymuyordu. Ayrıca hayatın üzerine yüklediği tüm ağır sorumluluklara karşı cesurca direnen bu güçlü kızdan başka bir çalışma arkadaşı istemeyeceğine de emindi.

Neredeyse büyük bir hata yapacaktı Zeynep, eğer önyargılarının kendisini yönlendirmesine izin verseydi Neval’e yapmış olacağı haksızlığı hiçbir şeyle telafi edemeyeceğini düşünüyordu sık sık. Halil bey, kızının ne kadar özverili, fedakar ve anlayışlı bir evlat olduğundan bahsetmişti gururla, sonra kendisine olan hayranlığından bahsetmişti uzun uzun. Neval, Zeynep’i o kadar çok anlatmıştı ki ailesine babası neredeyse kendisini tanıyor gibiydi. Ona verdiği tüm zor işler için neredeyse teşekkür edecekti, çünkü bu onun kızına olan güveninin ifadesiydi onlara göre. Neval’in bu işin altından kalkacağına inanmasa hiç koskoca şirketin işlerini deneyimsiz acemi bir kıza emanet eder miydi.

Halil beyle konuşurken içten içe kendisini yargılamıştı Zeynep’te, Neval’in ailesine gösterdiği kadar masum muydu gerçekten de gerekçeleri? Hayır, değildi. Önyargısının her şeyin önüne geçmesine izin verip, baştan hesabını kesmişti Neval’in üstelik ona tek bir şans bile vermeden, onun kendisini ifade etmesine en küçük bir fırsat bile vermeden, geldiği gibi geri gönderecekti. Aralarındaki o kalın, soğuk, duvarın temellerini atan, ve harcını önyargılarıyla karıp her geçen gün üst üste dizdiği iri taşlarla yükselten de kendisiydi. Neval, belki bir küçük tebessüm, biraz güler yüz beklemişti kendisinden işe geldiği her gün, her sabah. Ancak o kadar deneyimsiz ve çekingendi ki, hayatında ilk defa girdiği bu çalışma ortamında kime nasıl davranacağını bilememenin çaresizliğiyle içine, tamamen kendisini her şeyden soyutladığı, iç dünyasına gömülmüştü.

Tam son krep hamurunu tavaya dökmüştü ki zil çaldı, gelen Neval’di. Zeynep kalan işini tamamlarken, pencerenin yanındaki küçük masaya hazırlanmış kahvaltı masasının son düzenlemelerini yaptı Neval.

İkisinin masa başındaki sohbetlerinden sızan sıcak ve samimi hava Önyargı’nın sinirlerini bozarcasına Zeynep’in bilinicinin o en karanlık tenhalarına kadar sızıyordu. Ve her geçen gün daha zayıfladığını Zeynep’e ulaşmasının daha zor olmaya başladığını hissediyordu.

Zeynep, ne zaman onu aklına getirse kendisine kızıyor ve onu olabilecek en uzaklarda tutmak adına sürekli hoşgörüsüyle muhatap oluyordu. Önyargı için artık Zeynep’le hayat zaten çekilmez, tahammül edilmez bir hal almıştı. Bir de şu densiz Hoşgörü sürekli sevgi kelebekleri gibi cıvıldamasa.



Karda yürüyen yalnız adam, gri bir sessizliğin tam ortasında, yalnızlığın şarkısını mırıldanan bir duruşun var, sözlerini sadece benim duyduğum.

O kadar soluk ki, geçmişten geleceğe uzanan o müphem kararsızlıkta kaybolup gitmeye yüz tutmuş, eski anılar kadar silik nedenlerin, sadece bana duyurduğun.

Sen, giden olmayı seçtiğin için bu yalnızlık şarkısının sözlerindeki kaybolan, geride kalan son birkaç adımsın.

Sen, saklamayı unuttuğun için hatıralar sandığını, artık unutulan olmaya mahkumsun.





Uzun bir aradan sonra sevgili arkadaşım Geveze Kalem'in İstanbul.... pasıyla yeniden buradayım. Yazmayı cidden özlemişim ama bu kadar uzun bir ara verince satırlar arasında sanki bir acemilik bir yabancılık hissi duymaktan kendimi alamıyorum. Bu yazı bir anlamda sayfama "ısınma turu" olur umarım benim için.

Konu, başlıktan da anlaşılacağı üzere İstanbul'dan Ne Gitsin, Ne Kalsın. Yaklaşık üçbuçuk yıldır "tam zamanlı" yaşıyorum bu şehirde. Daha öncesi hep kısa süreli gidiş gelişlerden ibaretti. Genellikle alış veriş, sinema, akraba ziyaretleri ya da biraz gezmek için çoğunluğu trenle yapılan en uzunu bir iki saatlik yolculuklar... çocukluğumdan beri hep tren ya da otobüs camlarından izledim bu şehri, hala da devam ediyor bu rutin aslında. Yollar boyu hep düşünüyorum neden bu kadar "karamsar" görünüyor gözüme bu şehir ? Sorun her biri ayrı renk ve biçimsizlikteki çarpık yapılanmanın İstanbul'u çevreleyen ruhsuz silueti mı? Yoksa benim içimdeki bu aidiyetsizlik hissi mi?

En iyisi ben bu şekilde uzayıp gideceği muhtemel cevapsız sorularımı bir kenara bırakıp asıl konuya geleyim. Ben İstanbul'u en çok geceleri seviyorum, günün son ışıkları da ağır ağır çekilirken şehrin üzerinden önce tatlı bir alaca karanlığa boyar ya şehri. Hiç üşenmeden gece gri, renksiz, hissiz binaların üzerine parlak kadife siyah bir örtü çeker usulca. Sonra bir bir yanar sokak lambaları, kızıl solgun ışıklarında neredeyse görünmez olur kusurları İstanbul'un. Bir yanıp bir sönen pırıltılar, boğazın akıp giden sularında daha bir gizemli daha bir büyülü gelir sanki, aldatır gözleri.

Aldatır İstanbul, ama vazgeçilemez, bırakılamaz kolay kolay, tutar görünmeyen elleri hep ellerinizi... Gitmesini istediğim her şey gittiğinde ürkütücü bir boşluk kalacak sanki geriye o yüzden korkutucu geliyor "hepsi gitsin" demek ama zamanında ihtişamla yaşanan bir tarihin ellerimizin arasından kayıp giden güzelliklerine en azından sahip çıkabilmek ve geleceğe aktarabilme bilinci gelsin istiyorum ve bu günü daha anlamlı yaşayıp bu "ruhsuz" görünümünden sıyrılmasını umuyorum "sevdiğim, sevemediğim, en büyük çelişkim" güzel şehrimin.

Herkese Sevgiler...


Bugüne özel bir şeyler yazmak isterken aklıma kelime oyunlarına ilk başladığımız günlerde yazdığım bu öykü geldi. Oldukça gerilerde kaldığı tozlu arşiv sayfalarından çıkarıp üzerini üfleyerek eklemek istedim bu güne istinaden.
Her yeni yılın belleklerde güzel hatıralar bırakması dileğiyle.
Herkese mutlu yıllar.


HEYECANIMI KAYBETTİM HÜKÜMSÜZDÜR !

1984 yılının 31 Aralık gecesi yeni yıla bir kaç saat kala tek eğlencemiz olan siyah beyaz televiyonumuzun önüne kurulmuş heyecanla akşam haberlerinin bitmesini bekliyorduk. Annem mısır patlatmıştı, ablam gündüzden aldığı bir kaç çeşit kuruyemişi tabaklara koymuş ortadaki sehpaya dizmiş, başına gardiyan gibi dikilmek suretiyle eğlence programı başlamadan kimseye elini sürdürmemeye kararlı, sürekli bir kaç leblebi için yalvaran kardeşimle kavga ediyordu. Babam o yıllarda hemen her babanın giydiği çizgili pijamalarını çoktan üzerine çekmiş “uyursam, beni saat onikide mutlaka uyandırın” diye ısrarlı ricalarda bulunuyor, sanki kaçırırsa bütün yıl üzüntüsünden uyuyamayacakmış gibi ciddi ciddi bunu kendine dert ediniyordu. Ben ise hala bitiremediğim fen ödevim için endişeliydim. Aklımda sadece fen bilgisi dersi varken kendimi yılbaşı eğlencesine verememenin ayrı bir sıkıntısını duyuyordum.

Annem nefis kokusu odaya yayılan mısırı ortaya getirmişti, ablam vitrinden çıkardığı su bardaklarına adeta resmi tören eşliğinde kola doldururken, babam hala “uyursam beni dürt” diye anneme telkinlerde bulunuyordu. Kardeşim, ablama çaktırmadan ağzına attığı bir kaç leblebiyi çiğnemeden yutamamanın sıkıntısıyla kıvranıyor ben ise hala fen bilgisi ödevimi yapmadığım için kendimle çatışıyordum. İşte tam bu sırada tek yılbaşı eğlencesi televizyon izlemek olan biz ortadirek ailesi için başa gelebilecek en talihsiz şey oldu. Elektrikler şak diye kesildi. Ablamın son derece içten gelen “aahhhhhh” feryadını babamın “tühhhh” annemin “ayyyyy” kardeşimin “hihihiiihhh” leri takip ettikten sonra odada duyulan tek ses sobada yanan odunun çıkardığı çıtırtılar olmuştu. Bir kaç sessiz saniyenin ardından annem mum, ablam pencereden ışıkları yanan ev, kardeşim sehpadaki tabaklardan Allah ne verirse, babam sigarasını aranmaya çıktılar. Ben ise elimde fen defterim, içimde yüreğimi sıkan bir demir bir mengene varmış hissiyle kalakalmıştım.

Yaklaşık bir saatlik umutlu, ha geldi ha gelecek, dur şimdi gelir bekleyişimiz git gide yok artık gelmez, bu saatten sonra ıııhhh, artık gelse de istemeyizlere dönüşmeye başlamıştı ki, annem, sanırım en fazla da bu duruma en çok bozulan ablamın ve gözünü kuruyemişlerden ayıramayan kardeşimin haline acıdığından “Hadi, dedi üzülmeyin canım bu kadar eskiden televizyon mu vardı sanki gelin, oturun bakim şu sehpanın etrafına, mumumuz var, mısırımız, meyvelerimiz, kuruyemişlerimiz var. Dahası sıcacık sobamızın yanında hep beraberiz” Ablam hala somurtmaya devam ediyor sanki elektriği kesen bizmişiz gibi surat asıyordu. Kardeşim bu tatlı çağrı üzerine hemen divandan atlamış annemin önüne oturup dirseklerini bağdaş kurduğu dizlerine dayayarak çenesini ellerinin arasına alıp gözü sehpadaki kuruyemişlerde beklemeye başlamıştı. Babam bile uzandığı yerden doğrulmuş “bir koka kola içeyim bari" diyerek yere çömelmişti. Yanımıza gelmemekte direnen ablam kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, başını dayadığı pencereden karanlık sokakları seyrediyordu. Bunun üzerine annem “Dinle kızım, şimdi senin yokluğuna birkaç saat bile tahammül edemediğin şu elektrikle biz tanıştığımda otuz yaşındaydık. Her gece, senin beğenmediğin şu mumun ışığı kadar bile aydınlık vermeyen idare lambalarıyla oturduk biz, yeri geldi, ders çalıştık, yeri geldi iğne ile nakış işledik onun cılız ışığında, ama hiçbir zaman annemize babamıza neden diye yerinmedik. Şimdi sen en fazla iki üç saat sonra yeniden kavuşacağın aydınlığının acısını bizden çıkarıyorsun” dedi. O sıralarda on beş yaşında olan ve her şeye alınan ablam suçlu suçlu başını önüne eğdikten sonra ağır adımlarla yanımıza sokulup, yarım yamalak özür diledi, daha sonra sehpadaki çerez tabağını kardeşime uzatıp “Hadi başla, zaten zor duruyorsun" diye kardeşimin gönlünü almaya çalıştı.

O gece annem ve babam bize kendi çocukluk anılarını, annelerini, babalarını, okul hayatlarını, arkadaşlarını anlattılar. Biz o gece çok güldük, çok eğlendik saat on ikiye yaklaşırken uyuklamaya başlayan babamı kaldırıp ona sıkı sıkı sarıldık. O gece ablam hayranı olduğu Erol Evgin’in “Bir de bana sor”, ben Sezen Aksu’nun “İkinci Bahar” kardeşim ise Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşşek” şarkılarını söyledik. Annemle babam bizi alkışladılar.

O gece benim hayatımın en güzel yılbaşı gecesiydi.

Patlamış mısırın odadaki ılık kokusu, sobada yanan odunların çıtırtısı, ortamızdaki sehpanın üzerinde yanan mumun kızıl hareler halinde bir alçalıp bir yükselen ışığı, babamın gevrek kahkahaları, annemin gözlerinde parlayan mutlu bakışları, ablamın pişmanlık dolu sırnaşması, kardeşimin her şeyi geç anlamaktaki ısrarı ve ailemizin bir arada olmasının içimdeki huzuru hala aklımda. Ama arayıp bulamadığım hala kayıp bir şey var yüreğimde, her yılbaşı ne kutlama mesajları atarken cep telefonundan, ne de okurken elektronik postaları bilgisayar ekranında, o yılbaşı gecesinin tatlı heyecanını hissetmiyorum artık.

Evet, heyecanımı kaybettim, hükümsüzdür.


-------------------------------------------------------



Kar yağıyor ya arada inceden, gündüzleri pencerenin önüne oturup uzun uzun izlemek istiyorum. Sıcak, sütlü kahvemi yudumlarken, tatlı hayaller eşliğinde gökyüzünden süzülen beyaz kristal taneciklerine dalsın bakışlarım. Küçük prensesim de o sırada yerdeki minderlerin üzerinde uzanmış, tatlı bir uykuya bırakmış olsun oynamaktan yorgun düşmüş bedenini. Lakin bu hayalimi gerçekleştirecek beyazlıkta, iri taneler halinde yağmadı kar henüz. Üstelik yorulmak bilmeyen kızım da bir kere bile kendini o minderlerin üstüne bırakmış değil. Yine de hayal kurmaktan vazgeçmeyen inatçı yanım hala gözlerimi kapatıp kendimi bu haldeymiş gibi düşünmekten alıkoyamıyor kendini.
-------------------



En yeni blogger dostlarımızdan sevgili Belgin mimlemiş, teşekkür ediyorum ve hemen yazıyorum.

Evet, onlarla uzun zamandır yaşıyorum ve artık kabul ettim, alıştım, benimsedik birbirimizi. Ne onlar benden vazgeçiyor ne ben onlarsız olabiliyorum.

Çalışma masam konusunda takıntılıydım iş yaşamımda, illaki her şey benim koyduğum yerde duracak, gözlerim kapalıyken bile bulmam lazım aradığımı, keza bu durum şu an mutfağım içinde geçerli. Bir de iş arkadaşlarımı şaşırtan ve bana tuhaf bir ifade ile bakmalarını sağlayan bir takıntım vardı ki yazıp yazmamak konusunda tereddütlüyüm şu an. Bilgisayarımdaki sanal klasörlerimin ve içindeki numaralandırılmış word dosyalarının diziliş sıraları tam karşımdaki evrak dolabında duran hepsi mavi renkli, aynı ebatlardaki klasörlerim ve içindeki A4 kâğıdına dökülmüş yazışmalarımla birebir aynı düzende ve sırada olmak zorundaydı, tam masamın karşısında kalan dolaplarımın kapakları da daima açık olurdu. Dolap kapaklarının niye hep açık durmasını istediğimi henüz bende açıklayabilmiş değilim ama her gelip geçişinde marifetmiş gibi kapamayı kendisine görev edinenlerle sıkça tartışmışlığım vardır.

Eğer çalışma masam veya evim dağınıksa kafam da dağınıktır, yoğunluktan fırsat bulup toplayamamışsam sinirli olurum ve sürekli asabi takılırım. Bu arada evet ben bir başak burcuyum. Bir de perde takıntım var ki çok gereksiz buluyorum aklıma geldikçe ama ne yapayım ki kurtulamıyorum, başkasının evinde bile olsam açık ve düzensiz duran bir perde, tül vs. beni yer bitirir. Unutmadan diş fırçalama takıntım da vardır meşhur, bir leblebi bile yesem dişlerimi fırçalayamazsam eğer huzursuzluktan ölürüm.

Bu arada mümkün olduğunca artık yeni takıntılar edinmemeye gayret ediyorum çünkü hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar. An itibari ile aklıma gelmeyen diğer takıntılarımı da hatırlayıp yeniden kendime kazandırmamak adına malum konuya son veriyorum.

Bu konuyla ilgili olarak eğer daha önce yazmadıysa ben de sevgili Tabiat Ana’ya sormak istiyorum varmı takıntıları acaba ?
-------------------



Son zamanlarda aklımın bir köşesine gelip yerleşen ve beni kendisini yazmam için zorlayan bir "öykü" yok maalesef. O nedenle blogum beni bile sıkacak derecede rutin bir bekleyiş içinde, biraz bunun dışına çıkmak üzere oturdum bilgisayarımın başına bakalım bu yazı nereye gidecek.

Arşiv yazılarıma bir göz attığımda kızım dünyaya geldikten sonra aldığım ve burada bahsettiğim ilk kitaptan sonra sonra toplam yirmi beş adet kitap daha almışım, bunu kendi adıma gerçekten büyük bir başarı olarak görüyorum. Çünkü kızıma rağmen bunların hepsini okumuş olduğuma ben bile inanamıyorum. Ancak biliyorum ki yıllar sonra bir gün bu kitaplardan birini elime aldığımda içi yazılanların dışında bizden hatırları da saklıyor olacak. Küçük hanımla çekiştirdiğimiz bir sayfanın kıvrılıp buruşan çizgilerinde canlanacak bu günlerin anıları. Kenarından azıcık yırtılmış bir sayfayı gösterip "İşte bak bu senin eserin" diyeceğim ve kimbilir belki beraberce güleceğiz elimizdeki kitabın sayfalarına dalarken bakışlarımız.

Bilemiyorum diğer anneler neler hayal eder çocuklarıyla yapacağı ama nedense benim hayallerimin başında hep beraber kitap okumak ve okuduğumuz kitaplar hakkında konuşmak geliyor. Mesela kızıma büyüdüğü zaman ilk okuldan beri sakladığım hikaye kitaplarımı vermek istiyorum, üzerine sinmiş çocukluğumu hissetsin, yamuk yumuk yazdığım adım ve soyadımla süslü ilk sayfalarında annesinin geçmişinden izler bulabilsin diye ve en önemlisi bunu önemseyen biri olabilsin istiyorum. Çok mu abartıyorum ? Ama hayali hayal yapanda biraz bunlar değil mi zaten.

Kitap okumadığım, Ela ile evcilik oynayıp onun ısrarla yüzüme uzattığı fincanlarla yalandan çay içmediğim ve resimli "İlk 100 sözcük" kitabındaki kedilere, köpeklere ve bıcı bıcı yapan bebeklere bakıp kızıma söyleyebildiği her kelime için alkış tutmadığım zamanlarda ise ucundan kıyısından hayatı yakalamaya çalışıyorum. Oturduğumuz semtte bana en güzel gelen iki şeyin tadını sonuna kadar çıkarmak istiyorum. Oldukça yüksek binalarla çevrili olmasına karşın arada bırakılmış geniş mesafeler sayesinde gökyüzünü geniş açılardan görebildiğim alanlarda yürümek ve henüz tam anlamıyla kirletilmemiş ferah havasını içime çekmek.

Bir de iki film var şu sıralar hep aklımı meşgul eden, aslında izlemekte geç kaldığım iki film diyebilirim. Birincisi "50 First Dates - 50 İlk öpücük" filmin tüm komedi unsurlarını ve diğer detaylarını bir kenara bırakıyorum ve hep gerçekte bu şekilde yaşamak nasıldır diye düşünüyorum. Zor, kesinlikle zor olmalı. "Her gece hafızasının silinmesine yol açan ender bir nörolojik rahatsızlığa sahip" biriyle yaşamanın zorluklarına göğüs gerebilmek için bir film kahramanı kadar cesur olabilmek mi lazım acaba?

Diğer bir film de yıllardır hep izlemek istediğim ve nihayet seyredebildiğim "Edward Scissorhands - Makas Eller" Üzerine yazılacak çok şey olmasına karşın tek söyleyebileceğim masalsı anlatımı ve hüzünlü sonuyla unutulmazlarım arasına girdiğidir. artık her kar yağdığında Edwar'dın makas elleriyle şekillendirdiği buzdan heykeller gözümün önüne gelecek.
Bu arada film tercihleri genellikle "korku veya psikolojik gerilim" olan biriyimdir ama neden bu kadar duygusal filmlere takıldığımı bende anlamadım...

Her neyse, şimdilik inzivaya çekilmiş öykü kahramanlarım ortada olmadığı için yazacaklarım bunlardan ibaret.

Herkese sevgiler.

--------------


Neden bilmiyorum belki kopuk düşünceler, benden kayıp giden tutamadığım sözcükler dökülüyor sayfalara, bir araya gelişlerdeki o ahenksiz bütünlükte arıyorum nedenini… Hala bilemiyorum bir gece vakti, siyah sessizliklere üflediğim serzenişlerim mi geri dönüp çarpıyor benliğimi çevreleyen saydam duvarlara? Kulaklarımda uğuldayan seslerin karmaşasında hep ayrımsadıklarım onlar olduğu için mi sürekli bu “aynılıkta” kalma hissi.

Evet, gülüyorum, bana da anlamsız geliyor yazdıklarım, çünkü saçmalıyorum ama bazen “salıvermek lazım” diye fısıldıyor içimden bilmiş bir ses. Sanki bana ait değilmiş gibi yabancı bir tonlamada hatta ukalaca devam ediyor sonra. “Hadi korkma yaz bunları sonra koy bir şişenin içine ve at denize, bulan alır okur beğenir ya da beğenmez atar geriye” Elimdeki tek denizim uçsuz bucaksız, engin sularını dalga dalga izlemeyi sevdiğim “İnternet Okyanusu” olduğuna göre, sayfamdan bir şişe icat edip, bir post konusu halinde kıvırıp koyuyorum içine. Sonra bırakıyorum, gecenin sessizliğine dalmış okyanusumun sonsuz derinliklerine...
---------